İKİNCİ YENİ, ÜÇÜNCÜ YENİ OLUR MU?

B. Sıtkı Erdoğan: “Sanat ustadan ustaya geçer”

>Harun Nihat Öztürk

Ünlü şair Bekir Sıtkı Erdoğan Hoca’mız ile genç şairlerin muhakkak faydalanması gereken bir söyleşi yaptık. Mütevazı evinde, beraber altmış yılı geride bıraktığı hayat arkadaşı Zeliha Hanım Teyze’mizle yaşayan usta şaire Sanat Âlemi ve sizler adına önemli sorular sorduk, pek samimi cevaplar aldık. Şimdi bu söyleşiyle sizleri yalnız bırakıyoruz…

ÖZTÜRK: Muhterem hocam; kıymetli vakitlerinizi bizlere ayırdığınız için öncelikle çok ama çok teşekkür ederiz. Ben sözü fazla uzatmadan, yüksek müsaadelerinizle ilk olarak şunu sormak istiyorum; edebiyatımızda, özellikle de şiirimizde eski şairlerimizin verdiği lezzeti bugün tatmakta zorluk çekiyoruz. Bunun nedenini sizden öğrenmek istiyoruz ama şunu önce bir açıklığa kavuşturmak gerekiyor sanırım. Eskimiş değil de eski şairlerimizin günümüz şairlerinden farkı nedir? Biraz olsun bahseder misiniz?

ERDOĞAN: Ben keşke eski şair olsaydım… Ah… Ah… Çünkü sanatkâr eskidikçe daha değer kazanır. Unutamamış eskimiş ama… Yunus Emre on üçüncü yüzyıldan gelmiş bugüne. Eski mi? Yeni mi? Eski şair. Eskidikçe değer kazanıyor. Eski eserler, elimizde bulunan tarihî eserler, kitaplar… Eski mi, yeni mi? Yenisi mi kıymetli? Eskisi mi? Eskisi tabii… Neden? Çünkü günümüze kadar kendisini unutturmamış değeri var. O bakımdan eskilik küçültücü değildir.

ÖZTÜRK: Peki sayın hocam; niçin günümüz şiirlerinde Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Şükufe Nihal şiirlerindeki ahengi, aşkı, sevdayı bulamıyoruz?

ERDOĞAN: Ateş düştüğü yeri yakar yavrum. Herkesin böğründe şiir var. Herkesin. Neymiş şair dediğin? Herkesin şiiri var şurada. Herkes şiirini döker. Nasıl döker? Defterine döker. Okurken de ağlar. Her çiçeğin üzerinde bal tozu vardır. Arı her çiçekten alır onu. Her çiçeğin bal tozu o çiçeğin özüdür. O çiçeğe hayat veren o özdür. Çiçek için o son derece tatlıdır. Siz gidin o böceğin üzerinden o bal tozunu yalayacak olun, acıdır göreceksinz. Fakat bir mız mız arı lâzım. Sanatkar biri lâzım. Niye? Sizin içinizdeki, özünüzdeki o şiirleri toplayıp bütün insanlara mal etmek için. Yüzlerce yıl ötelere ulaştırmak için. O acıları veya sevinçlere mız mız bir arı lâzım ki uğraşacak onunla. Vezindi, kafiyeydi öyle bir yola, usule kayacak ki okuduğunuz zaman bugün ki gibi aklınızda kalacak. Ustalar yapacak bunu. Sanat da ustadan ustaya geçer. Sıkıntı burada.

ÖZTÜRK: Sizin ustanız kimdi?

ERDOĞAN: Yahya Kemal’den çok etkilendim. Faruk Nafiz, Yunus Emre, Karacaoğlan ustalarımdan birkaçıdır. “Hancı”yı yazarken “Han Duvarları”ından etkilenmiştim. Hatta bunu Faruk Nafiz’e söylediğim vakit; “Ben hanları anlattım. Sen yolcuyu anlatmışsın. Hiçbir tesir göremedim.” dedi. Ben Karamanlı olduğum için Hanların içinde büyüdüm. Hanlar benim için Faruk Nafiz’de gördüğüm hanlar değil. Onda daha şahanesi var. Şiirin içinde geçer “Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben” diye. Çok aradım ama kendisi o. Kendi söylemedi ama…

ÖZTÜRK: Büyük şairler birbirlerinden etkilenmiş midir hep?

ERDOĞAN: Ustalar birbirlerinden bir şeyler almışlardır. O ustaların getirdiği o unutulmaz şiirler halinde bugüne kadar gelmiştir. Ta 13. y.y.’dan beri.Yunuslardan, Emrahlardan… Niçin ben o inceliği kapmayayım? “Atıver onu” yerine ne koyacağım ben? Ben sanatkârım diyorsan sanat yapman lâzım. “Yapıyorum ya işte…” “Nasıl yapıyorsun?” “Doğaçlama yapıyorum.” “Doğaçlama ne demek?” Aklına eseni yazmak değil doğaçlama. Bu ilkel bir çağ… Bir irtica bu… Geriye dönüş bu… İşte böyle başlamışlar. Aklına geleni söyleyerek başlamışlar. Bu incelikler, sanatlar böyle doğmuşmuş. Sanat zevk için yapılır. Eğer serbest nazım dediğiniz bir yerinde bize zevk veriyorsa sanattır.

ÖZTÜRK: Siz de tesir altında kaldınız anladığım kadarıyla.

ERDOĞAN: Evet kalıyorum. Hem de o kadar çok kalıyorum ki… Güzelliğin niye tesirinde kalmayayım. Tesir altında kalacaksınız fakat onun üstüne çıkacaksınız. Bak, kültür değişmez.
Çok zor meydana gelir. İnkılâbı yoktur. Atatürk kültür inkılâbı yapmadı. Harf inkılâbı yaptı. Bu sebepten bunun tesirinde kalacaksınız ama sanatçı olarak üzerine çıkacaksınız. Fakat bazı kimseler hiç söylenmemişi söyleyeceğiz diye acayip ne varsa yaptılar. Anlamsızca şiire getirdiler. İkinci yeniler, üçüncü yeniler… İkinci yeni, üçüncü yeni olur mu oğlum. Bir şey ya eskidir ya yeni.

ÖZTÜRK: Peki hocam ne yapmak gerekir? Yani nasıl bir şiir anlayışını benimsemeli şairler?

ERDOĞAN: Dil üzerine kurulur edebiyat yavrum. Dilin deyimleri üzerine. Kültürün devrimi olmaz. Ancak teknik devrimi olur. Aruz vezni bir tekniktir. Yerine daha iyisini koyarsan değişir. Eskiden kağnı kullanılırdı, şimdi uçak kullanılıyor. Ayrıca Halk Edebiyatı diye ayrılmış şiir. Ben de Halk Edebiyatı yönünde de ayrı şiir verdim. Mecbur kaldım. Çünkü Divan Edebiyatı’nın güzelliklerine baktım; ona doyamadım. Halk Edebiyatı’nın güzelliklerine baktım; ona doyamadım. İkisi de bizim şairlerimiz, bizim memleketin insanları. Neden bizim şiirimiz olmasın? Fakat eskiler ne yapmışlar? Çadır medeniyetinden gelme. Onları aruzla, aruz vezniyle, Divan Edebiyatı’nın güzellikleriyle, şehir hayatının güzellikleriyle karşılaşıverince hayran olmuşlar. Onları evlat almışlar. Ta sanattan öncesinde başladı bu. Kendileri neredeyse kendi dillerini bile unutup örnek almışlar. Çünkü medresede okutulan bir dil vardır. O yıllarda biliyorsunuz Osmanlı o kadar değer vermiş ki dillere resmi dil Farsça , ilmi dil Arapça olmuş… Bu ne demek Allah aşkına… Ya ben Türk müyüm? Resmi dilim Türkçe olmalı o zaman. Ama hayranlık bunu söyletmiş. Tarihi gerçek bu. Tabii Ben onlara hak veriyorum. O zamanlar uyanan olmamış. O zamanlar bir milliyetçilik hissi olsaydı keşke ama olamamış. Bizlere karşı olanlar bizlere fazla karşı gelmemişler. Neme lâzım dağ adamadır, yakıp yıkıyor demişler. Küçümsemek için söylemiyorum. Milliyetçilik yazdığım şiirlerin içinde var. Aşırılığım yok sadece. Hani Türk soyu, ırk falan. Olmaz da öyle şey zaten. Ziya Gökalp’ın ölçüsü içindeyim. Türk milletindenim. İslâm ümmetindenim. Batı medeniyetindenim. “Efendim niye doğu medeniyetinden olmuyorsunuz?” Daha gelişmemiş diyorum ya. İşte onlar daha korkularından, belki bizden korkularından AB’ ye almıyorlar…
Kime karşı kuruldu bu birlik? Bizden, doğudan korktukları için elbette…

ÖZTÜRK: Yani şiirimizin yeniden şaha kalkması için Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatının kullanılması gerektiğini savunuyorsunuz.

ERDOĞAN: Divan Edebiyatı’nda edebiyat var. Ses sanatlarının her birisi bir edebiyat... Bak sanatları diyorum. Bu sanatları niye attık. Şiirimizde bir çok sanat uçmuş gitmiş. Size ufak bir hatıramı anlatacağım. Sizin de çok sevdiğiniz bir şair olan -ben de onu çok severim o da beni çok sever, sayar- Yavuz Bülent Bakiler, televizyonda bir konuşma yaptı. Diyor ki; “Dilimiz ne kadar çok bozuluyor. Mesela fikirlerinizi bana aktarır mısınız? Sıvılar aktarılır efendim, fikirler değil.” Buldum onu ertesi gün. Dedim “Ne yapıyorsun? Sana bir şey söyleyeceğim; çocuklar bahçede cıvıldaşıyordu desem, güzel bir şey söylemiş olur muyum?” “Tabii ağabey…” dedi. “Kuşlar cıvıldaşır. Çocuklar değil.“ dedim. “Yav öyle olmaz. Alışılmış artık” dedi. “Alışılmış olduğundan değil, sanat olduğundan kullanılır. Günlük hayatımıza bile işlemiş baksana.” dedim. Kuşa benzetiyoruz çocukları ama kuş demiyoruz. Gizliyoruz kuşu. Burada sanat var işte. Mecaz var. Saklayarak söylüyoruz. Müstear olarak söylüyoruz. Bu bir istiare sanatıdır. Bütün bunları maalesef kaybediyoruz. Sokak sokak gezdiğim her yerde “Selamün aleyküm” derim. Çünkü bu yeni bir olay değil. Yani siyasî hayata dinî terimleri belirgin şekilde sokmalarından falan değil. Neden? Babalarımızdan öyle gördük.

ÖZTÜRK: Bu değerler kayboluyor günümüzde yavaş yavaş…

ERDOĞAN: Bak sana bir hatıramı anlatayım.Babam her zaman “Bir kişiyi selâmladığımda onun şahsında Allah’ı selâmlıyorum oğlum.” derdi. Bak çocuk kafamda kalmış. Heybeliada’da gençler bekler şimdi selâm vermem için. Bir de sen ver be evladım. Alışmamış, bekliyor gene benim vermemi. Bir kolay gelsin de bari. Bunlar görenek meselesi. Bunlar nasıl unutturuldu anlamış değilim. Bunlar okullarda öğretilecek. New Jersey’ de kardeşim doktor. Bir zaman yanına gittik Zeliha Hanım Teyzen ile beraber. Sabahları yürüyüş yaparken arabadan “Hi” diye bizi selamlıyorlar. Bakın bizim unuttuklarımızı onlar yapıyor. Biz böyleydik ama eskiden. Unutturdular…

ÖZTÜRK: Peki o yıllara dönmek ister miydiniz?

ERDOĞAN: Bana hangi yaşınıza dönmek isterdiniz diye sorarsanız siz, şimdiki yaşım derim. Çünkü her yaşın kendi güzelliği var. Çünkü şiir sevdiriyor bana bu yaşı. Şiirli yaşlar benim için bu yıllar.

ÖZTÜRK: Hocam şimdi Serbest Nazım anlattıklarınızla beraber edebiyatımızın neresinde kalıyor o zaman?

ERDOĞAN: Ben Kuleli’yi burada okumadım. Konya’da okudum. İkinci Dünya Savaşı dönemiydi çünkü. Almanlar gelecek diye Anadolu’ya taşımışlardı. Yoksa okuma durumumuz yoktu. Neyse… Lisede bir hocamız “Serbest Nazım sadece bir türdür. Tanzimat Edebiyatı’nda başladı. Serbest Nazım’da iki kelime var. Birincisi serbest kelimesi ikincisi nazım kelimesi. Bu serbest kelimesi korkarım ki nazım kelimesini yutabilir ileride.” dedi ve yuttu zaten. Bak bugün serbestlik var ama nazım yok. Serbestlik nasıl olur aslında? Serbest nazım nasıl olur? Her türlü nazım imkânına sahipse, hecesi, aruzu neyse hepsi, bütün kalıpları önünüzde olur. İşte Serbest Nazım size. Serbest şairler, Serbest Nazım ile yazabilirler.

ÖZTÜRK: Hocam bu arada “Koşma”dan bahseder misiniz? Günümüzde adını bile pek duymuyoruz. Koşma, şiir için ne anlam ifade ediyor sizin için?

ERDOĞAN: Koşma’da zevkin doruk noktasına varılmıştır. Ortak milli zevk meydana getirilmiştir. Hani dilekçe yazarlar, dilekçenin bir formu olur. İmza yeri vardır. Tarih yeri vardır. İki satır doldurursunuz aralara. Yeri vardır. O sadece konusuyla ilgili. Konusu her neyse… Koşma da millî zevkimizin formudur.

ÖZTÜRK: Yani bu, şu anlama mı geliyor; yıllardır “Halkı bizim seviyemize mi yükseltelim, yoksa biz mi onun seviyesine inelim?” tartışmasına bir cevap mı bu söyledikleriniz?

ERDOĞAN: Hadi hapı yuttunuz mu şimdi. Bundan daha akıllıca bir söz olur mu? Fakat her akıllıca söz akıllı değildir. Öyle görünür bazen. Şaşırır da insan. Bakın; bir derinliğe inilir mi yoksa çıkılır mı? Kıyıya inilir mi çıkılır mı? O halde zevkin derinliğine inersin. Zevkin derinliğine inilir. Onların sahibi de millettir, halktır, toplumdur. Efendim diyor ki -misal- “Benim zevkim en yüksek.” Sen kim oluyorsun ki… Kaç seneden beri yaşıyorsun? 22, 24, 50, 80… Neyse… Peki 800 yıllık yaşayan zevkin ne oldu senin? Bunların getirdiği güzellikler var. Çağdaşlık ne demek o zaman? Çağların inceliklerini benimseyerek, onların inceliklerini kazanabilmek demektir. Onlarla şiiri ve şiirlerimizi sevmiş şairlere ihtiyaç duyuyoruz bugün. Yoksa çağdaşlık, önümüzdeki çağın ne olacağı belli olmayan 25 - 30 senesine kafamızı çevirmek değildir.

ÖZTÜRK: Bahsettiğiniz mevzu duyguların bu bağlamda çağdaşlaşması değil mi? Diğer manada yozlaşması durumu mu vuku bulur yanılmıyorsam?

ERDOĞAN: Ben hislerin çağdaşlığından bahsediyorum. Duyguların çağdaşlığı başka şekildedir, düşüncelerin başka. Düşünceler hep değişir. Tenkit değişir. Düşünce ile mezara gireriz. Şiirde düşünce ikinci plandadır. Birinci planda dil vardır. -Divan Edebiyatı o yüzden tıkandı kaldı. Çünkü birinci maddesi köreldi- İkinci planda duygu. Hemen duygu vardır. Bir Fransız şiirini anlayabilmek için tercüme yapılması gerekir. Tercüme edildiği zaman da zaten güzelliği yok olur gider evladım.

ÖZTÜRK: Muhterem hocam sizi daha fazla yormak istemiyorum ve son bir soru sorarak sohbeti nihayete erdirmek istiyorum müsaadenizle. Bunca yıl şiir yazdınız, şiirin içinde oldunuz, bu sanatla uğraştınız. Şimdi buradan genç şair arkadaşlarımıza şiirin püf noktası şudur diyebilecek bir nasihatta bulunur musunuz, bir söz söyler misiniz?

ERDOĞAN: Mananın üzerine kafiye yüklerseniz şiirin büyüsü olur. Benim şiirlerimin sevilmesinin sebebi de budur. Dayım; Gören’de nüfüs memurluğu yaparken “Turan Bey; sen şairsin bak bu adam da buraya şadırvan yaptırıyor, sen de üzerine bir kitâbe yaz. Abdest alacakların duasını alırsın” diyorlar. Dayım da şunları yazıyor “Benden bir anı olsun bu ufacık kitabe, / Islanan dudakların duasındadır Kâbe.” Bakın işte demin bahsettiğim şey budur.

ÖZTÜRK: Hocam çok teşekkür ederiz. Pek kıymetli vakitlerinizi ayırdınız bizlere. Biz ziyadesiyle istifade ettik. Umarım okuyucularımız da bu sohbetten keyif alırlar, istifade ederler.Tekrar çok teşekkür ediyoruz, hürmetlerimizi iletiyoruz.

(sanatalemi.net)

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !